Tuesday, May 13, 2008

sonsuz huzur

yarına kalmam ölürüm bu gece!
bir solgun yüz bulursunuz üşümüş cesedimde
belki külü yeni sönmüş bir tütün kokusudur savrulur
ağlatmaya kıyamadığım gözlerinize.

yarına kalmam ölürüm bu gece!
bir derin uyku bulursunuz yumulu gözlerimde
belki sesi yeni kısılmış bir çığlıktır yankılanır
ılık ninnilerle beslediğim, kızıl renklere bezeli düşlerinizde.

hayata ithaf olunur!



bahar güneşinde paramparça edilen bir yüreğin isyana kayan yakarışlarına nasıl bir yanıt vereceksin yaşam!?!


gel ey hayat dizime
üç beş minik kelimem var,bari onları çok görme
dileğim birazcık gonül eğlendirmek cemalinle


ben sana puslu, karın sancılarıyla dolu bir sabahta tutunmayı sevdim. tutundum sıcaklığına, varlığından atmayacağına, koymayacağına yarı yolda ve güvenimi sarsmayacağına olan sonsuz inancımla. nasıl bir bebek annesine tutunursa sonsuz bir güvenle, işte tam da öyle...

ben sana soğuk, buz gibi, katı kalpli bir kışın bembeyaz bağrında ılık bir çay buğusuyla tutunmayı sevdim. buz gibi ellerimi bardakla ısıtma çabası içinde, hafiften yüreğim titreye titreye ama ümitle tutunmayı sevdim.


ben sana bu boktan yerin anlamsız sıradanlıkları; zavallı bağımlılıkları; ve köhne, ve eskimiş, ve bitkin yanları arasında tüm umutlarımın tam da tükeneceği anda sığınmayı, tüm satılmışlıklardan soyutlanmayı ve acıyanlarımı sarmayı öğrendim. tutundum bu yüzden bir kez daha. ve sevdim tutunmayı...


ben yorgun argın, bıkkın zamanlarda yeniden ayağa kalkma gücü vermeni, durmadan senin yanında kalmak gerektiğini öğütlemeni ve bilmeden seni sevmenin yüceliğini kanıtlamanı sevdim.


ben tam da su anki gibi kelimelerin kifayetsiz, asi ve bir araya gelmeyen yanlarıyla sana yazmaya çalışmayı; ama elverip de bir türlü yazamamayı, dizginleyememeyi duygularımı ve her yazının sonunda biraz daha ümitlenmeyi sevdim sende. ve tutundum öğrettiğin sevgiye...


ben kış ortasında buz tutan dallarımda limon çiçeklerini değil, kardelenleri yeşertmeyi, yeniden yeniden sana olan bağımla dirilmeyi, günışığından bir kokuyla tam ortana süzülmeyi, damla damla sana yağmayı sevdim. sevdim senin için bahar güneşinde paramparça olmayı.


ben sevdim seni ve tutundum. hâlâ da tutunuyorum umarsızca. bir damla su için çırpınan serçe yavrusu gibi gözlerimi kapayarak ve güvenerek. tüm terkedişlerine rağmen deliler gibi ardından koşup gelerek. sevdim seni!

gozlerimizi kaldırmak vakti ayak izlerimizden... ve bakmak vakti ayak basabileceğimiz yıllanmış güneş yanığı yollara!


yaşamak neydi? neydi keyif almak damarlarımızda dolaşan kanı hissetmekten?
deniz kokulu rüzgarlarda dalga dalga olmuş saçlarımızın teller boyunca kendi yüzümüzü kırbaçladığında içimizin gıdıklanması mı?
güneşten yıllar önce kopardığı yeşilliği bağrına basıp bugüne dek koruyan çam kokulu dağlar mı? o dağların eteklerinde çocuk gülüşlerine bezeli köy evleri mi? bacasından tüten dumanın sevgi sözleriyle eğilip büküldüğü rüzgar serili damlar mı?
şubatın donmuş ayazında titreyen ellerimizin mevsimini şaşırmış badem çiçeklerini okşaması mı?
çiğ taneleriyle koyun koyuna toprağa serilen yeni yetme ekinlerin çobanın nasır tutmuş ayağını gizleyen ediklerine teması mı? çoban köpeğinin kuzulara duyduğu çapkın aşkın kurtlara haykırdığı kıskançlıkta hayat bulması mı? taşlı, tozlu yolda evine ekmemk yetiştirecek amcanın pür telaş sürdüğü odun yüklü eşeğine bel bağlaması mı?
büyükannemizin nasıl göründüğünü umursayacak kadar yapmacık bayağılıklara başvurmadan dökük dişlerini gizleyen dudaklarını cömert bir gülümsemeyle açıp, sıcacık bir çorba sunması mı? ya da büyükbabamızın emekçi elleriyle oyduğu akdeniz kokulu ıslıklar çalan kavala gülümseyişimizi işleyebilmek mi?
aylar sonra sırtımızda kışın soğuğu parmak uçlarımızda tuzlu suya erişmenin inadına ılıklığı, beyaz ve mavinin köpüklü mozaiğine dalıp düşünmek mi?
yaşamak bir hadise.

umûd etmek

galiba hiç vazgeçmeyeceğim birşeyleri hayal etmekten. kalp taşıyan, beyin taşıyan, üstelik düşünen onlarca ideal hatası yaratıklar girip çıktıkça yaşamıma, yalnızlıkla tuzlandıkça yaralarım ve durdukça kanı yeni bir yarayı kapatabileceğime inanıp, yeniden acılar armağan edeceğim yamalı yüreğime.ama asla yeni hayalleri gözardı etmeyeceğim. verdiğim birçok yürek parçasının karşılığı az da gelse; sıcaklığına onca güvendiğim, tutunduğum dayanaklarım sessiz sedasız beni kendime terketseler de; gözlerimin önünde an be an vazgeçseler de kendileri olmaktan; görmediklerimin can alıcı ümidiyle ufka bakmayı öğreneceğim en başından.
birgün, hep uzattıkları ellerini tüm soğukluklarıyla kaplayıp tersinin ne olduğunu öğretmek suretiyle duvar gibi, bıçak gibi gri ve soluksuz dayadıklarında yüzüme, gözyaşıyla ısıtmak için nasıl anlamsızca bir çaba vereceğimi yeniden göreceğim. aynı sancıyı yeniden yaşamanın beni saldığı o aptal duygudan çoktan vazgeçip, hâlâ yürek taşıdığımı hissettiğim için teşekkürle karışık isyanlar yağdırmaya devam ederken daha sağlam hayâller için çoktan kolları sıvamış olacağım. her kırıklığımda anladığım en doğru şey tüm hayâllerimin gerçek olduğu belki de.. ben hayâl alıp satıyorum. ölüm gel hadi!son hayâlim sen olacaksın... ben hayâl yaratıcısıyım... gel ölümde sonsuzluğuna hayâllerimi karıştırayım...


bizim gemiler dolusu su geçirmeyecek hayallerimiz vardı
yükledik beyaz saçlı mavi kıza kol gezen hayalkırıklıklarına rağmen
gönderenini ölüme teslim eden ucu yanık mektuplar gibi kaldı boynu bükük ellerimizde
hayâl edip yeniden gülümseyebilmek ümidiyle

80lerin sonunda 90ların başında çocuk olmak demek...

80lerin sonunda 90ların başında çocuk olmak demek;

*simpsonların dublajlı yayınlandığı zamanları görmek,

*oduncu gömleği diye bir gömlek giymek, bahçevan pantolonlarla birdirbir oynamak,

*patlamış mısır kokuları şimdilerde olmayan portakal kokusuyla birbirine karışırken, bizleri yerimize izmir marşıyla uğurlayan erkan yolaçla heyecanlanmak,

*ajlan-mine ikilisinin ajlan'ının, karbeyazdır ölüm diye sesini içimize işleyen kerim tekin'in ölümüyle yas tutmak,

*ilk metroseksüel erkek olarak; uzun saçları, küpesi ve saç boyasıyla harun kolçak'ı anımsamak,

*yemek aralarında beslenme çantasında ne var diye bakmak, çünkü henüz hamburgerle tanışmamış olmak,

*okuldan gelince yakasını çıkarıp mahalleye koşmak ,

*yazmaya susam sokağıyla başlamak, edi&büdü ve kurabiye canavarına hala sıcak bir sevgi beslemek,

*pazar geceleri banyo yapıp ertesi sabaha hazırlanmak,

*siyah önlüğü görmek,

*anadolları yolda hareket halinde görmek,

*lambada ayakkabısı giymek,

*permalı saç modasına yetişmek, cemil ipekçi'nin "modanın yüzkarası" diye tanımladığı dönemde yaşamış olmak....

.......demektir.

Wednesday, April 04, 2007

aşk-ı akdeniz



yağmur dualı lacivert bir göğün altında,
yeni doğan bir limon çiçeğiyim ben;

biraz zeytin, biraz günışığı,

avcuna konan akdeniz oluveren...


ıslak sırtında serçeler koşturan

güçlü bir portakal ağacı ol sen de.

bazen dallarına güneşler as,

gökkuşağına turuncu fısılda bazense...


gel; sırılsıklam patikalarda çamurlu izler,

kekik kokulu dağlarda masum sözler olalım.

kocaman şelalelerde ruhumuzu yıkayıp,

sabah serinliğine kurulanalım.

çam ağaçlarından gün toplayıp,

kır çiçeklerinden taç olalım.

tuz kokulu kumlarda uyuyup,

her gece aynı rüyaya uyanalım.

var mısın?

Thursday, January 11, 2007

senle ilgisi yok!

yanımda uzanan varlığına direniyorum en çok
yara bere içindeki tutunmuşluklarımızın,

gözü
kapalı öpüşmelere soyunuşuna aldanmayayım istiyorum

sonunda bol acılı ayrılık, bol tuzlu gözyaşı var

can yanmalarını göz ardı etmeyeyim diyorum,

senle ilgisi yok

ben geçmişimle hesaplaşıyorum!


bodrum katında küf kokan anılara emanet yüreğim,

son yaşanmışlığım hoyrat ellerce imzalı.

uzanmayayım aşkın koynuna çırılçıplak,

kanayan ceninler taşımayayım yeniden diyorum,

senle ilgisi yok,

ben geçmişime
vuruyorum!


bu kez sevdiğimi söylemeyeyim,

uyurken gözlerini dudak izlerime bezemeyeyim kimsenin,

avcuna parmak uçlarımla dokunmayayım
,

sığınmayayım hiç olmayı kabullenmemiş koca bir yürekle,

boynunda hıçkırıklara boğulmayayım diyorum.

senleilgisi yok,

ben geçmişimle yaşıyorum!


anason kokulu sevişmelerde mimlenmeyeyim,

yüreğinin orta yerinde zaman asılı kalmasın kimsenin,

gözlerinden cıkmayayım yaşama,

sürüklenmeyeyim her ayrı parçamla diyorum.

senle ilgisi yok

ben geçmişime kızıyorum!


planlamadan yaşamanın bedeli askı kaybetmek olmamalı,

olmamalı anıların bir taktiği!

öpmeden sevişebilmeliyim,öpmeliyim belki tutmadan elini!

sevmeliyim doyasıya seni diyorum

senle ilgisi yok,

ben geçmişimi
siliyorum!

Saturday, October 14, 2006

sevgiliyle siyah ve beyaza karışmak


seninle azalıyorum sevgili. her gün bir damla daha katmak için direnirken varlığıma, binlerce kez azalıyorum. şu an kaçıncı uykundasın ya da uyanmışlığın mahmur yeşilliğinde hangi hayallere teslim oluyorsun, kimler paylaşıyor kutsal anları ellerinle, varlığın neye teslim oluyor benden çok uzaklarda bilmiyorum. ve bilmediğim her sevgilide yeniden umarsızca gözyaşlarıma uzanıp isyanlara gömülüyorum... an be an azalıyorum yaşamdan yaşamamaya doğru...
seninle çoğalıyorum sevgili. her gözyaşından bir tuz daha katıp benliğime usul usul deniz olmaya çoğalıyorum. ve sonunda denize varamayan binlerce ırmak oluyorum. bir martının gagasına dokunmak, bir balığın pullu sırtında gezinmek ve bir istiridyenin saklı tuttuğu ham incinin kehreleşmiş benliğine dokunmak için çırpınıp duruyorum. deniz olmaya çabalıyorum ve çoğalıyorum varlığınla minik bir yağmur damlasının el değmemiş hayallerine.
seninle yaşıyorum sevgili. seninle olmaya hak kazanmış binlerce anı biriktiriyorum belleğimde. bir bakışını, bir dokunuşunu ve hüznün parmak izlerini gizlediğin bir gülücüğünü alıp yaşıyorum içimde senden gizli, senden saklamaya çalıştığım acı çeken yanlarımda.
seninle ölüyorum sevgili. yaşamaktan sıkılıp son dokunuşuna dönüyorum ve çekip gidişine. canımı son belki de son'suz yakışına tutunup binlerce ölüm arasından senin varlığınla ölmeye adıyorum kendimi. öldür diyorum! hadi durma öldür "yapamayacağım" demek yerine. "gitme" deyişimle intiharımı, "gitmeliyim" deyişinle cinayetimi belgelemiş bir hayatın eğreti soluklarından el çekmeye çalışıyorum. yaşamaya direniyorum sensizliğimle...
seninle gülümsüyorum sevgili. paralar verip çoğalttığın zamanları, "gül" deyip başardığın anları, dudak izlerini taşıyan parmaklarımı da alıp yanıma, bir uçsuz bucaksız ada buluyorum kendime. kıyasıya mücadele ediyorum ağlamam gerekenlerle ama...
seninle ağlıyorum sevgili. olmadığın her anda volkanlar patlayan beynimde ve acı çeken yanımla dalga geçmeyi öğreten tecrübelerimde onlarca gel-git yaşıyorum. yokluğuna sevinmeyi, varlığına direnmeyi, sana koşan ayaklarımı dizginlemeyi, seni isteyen yüreğime sus demeyi öğreniyorum. ve her düşüncemde başaramamayı görüp ağlıyorum seninle.
seninle umutlar doğuruyorum sevgili. umut etmenin acı çekmenin yavrusu olduğunu, her acıda bir umudun doğduğunu anlayıp onlarca umut doğuruyorum. seninle hayalkırıklığına koşuyorum sevgili. miyadı dolmuş her umutta hayatın önünde diz çöküp küçülüyorum. yalvarıyorum onca acı veren zamana! bana tek bir iyilik yap en azından diyorum. ve her kaybolan zaman parçasında olup olmadığını bile bilemediğim varlığınla hayallerimi parçalamanın can çekişmelerini yaşıyorum.
söylencek sözlerim bitmedi daha. oysa söylenecek bir isim kalmadı yanımda. oysa ben hayatımda ilk defa...

Saturday, July 29, 2006

çocukluğum nerede kaldı anne?

Neden büyüdüm ki anne? Neden yılların sezdirmeden çocuk haklarımı elimden almasına göz yumdum, neden? Oysa daha fazla uçurtma yarıştırmak istiyordum ben martı kanatlarıyla! Oysa daha birçok zaman, nota bozuğu şarkılar söylemek istiyordu ağzım dünyaya. Oysa anne, daha doymamıştım ben babamın avcuna dokunup haykırışlarla aldığım pembe pamuk şekerlerinin tadına.
Nasıl oldu da masum gülücüklü öykülerden konuşurken dalgalarla, köpüklü akıntısında trajediler yarattım insanların? Ellerimin en özenli kutsallığıyla kumdan kalelerimi kurban ederken tuzunu mavisine katan suya, nasıl oldu da kiremit kızılı odaların yıkılası duvarlarında yalnızlığıma kendi gözyaşlarımı armağan etmeye başladım? Anne ben ne zaman mavi gözlü, sarı saçlı porselen bir bebeğin yırtılan elbisesine ağlamayı reddettim tecrübe(!)lerimle? Ve ne zaman kıpkırmızı elma şekerinin sarı çıkan elmasına hırçınlaşan küçük kız büyümeye adadı kendini? Nerede çaldılar çocukluğumu usul usul ve hayatın o sonsuz karmaşasına kattılar apansız? Yağmur yağınca yaşam alışkanlığı bir güvensizlikle çığlıklar atan bu çocukluktan artan yanım,hangi yaşlı ruhlar büyücüsünün acımasız iksirinden içti anne? Hangi zayıflıkta harflerimi bu sahte dünyanın geleneksel maskeli balolarındaki zavallı insanlar için, can yanmaları rengindeki sayfalara dökmeye başladım?
Büyüdüm istemeden gençliğime! Oysa sadece kalemle kâğıt arasında satırlar dolusu dünyalar kurup yeni yaşlar, yeni yaşamlar armağan edecektim daha yıllanmışlığıma. Çocukluğuma sahip çıkmayı unuttum anne!...
Anlamadığım onlarca dünya dili arasından birini seçip, sol anahtarının sağına dizili izler eşliğinde tüm geceler boyunca ağlamak nedir biliyorum artık. Birkaç gurbet yılı süren umarsız yaşantımı, insanlarını bırak; sokaklarını bile tanımadığım bir şehirde yağmura gebe bir gökyüzünün altında “ah deli yüreğim! Gel artık uslandır beni!” diyerek haykırmak nedir Livaneli’ye biliyorum, ne yazık… Canımı ölümlere büyüteceğim yaşlara çevirdim yüzümü anne! Korkutuyor beni çocukluğumdan sonra bir de yaşamla düşeceğim ayrılık! Dua et bana anne! Yaşam daha sıkı sarılsın yüreğime! Öyle balıkçı ağlarındaki tuz kokusu gibi işlesin tenime...
Parmaklarımın arasındaki kalemim kadar sabırsız, dilimin ucundaki kelimelerim kadar kifayetsiz ve elimin altında satır satır kayan yaprak kadar doyumsuz bir yaşamın eteklerinden son yaşlarımı topluyorum anne. Belki bu yüzden çocuk olmaya olan özlemimi ifadesi mümkün olmayan kaygılara dönüştüren beklentisizliğim. Sahile inince en beyaz deniz kabuklarını seçip, elerime büyük, umutlarıma küçük gelen ceplerime doldurduğum gibi; yaşamımın en güzel yıllarını çocukluğuma ekleyip yeni bir yaşam seçmek istiyorum anne! Umutlarım, umut etmeye korktuklarım ve hafıza kaybına karıştırdığım can kırıklıklarımla bir gemiye binip koşmak istiyorum mutluluk adasına. Ya da; çocukluğuma...